top of page

TASARRUFUN İPTALİ Mİ, MUVAZAA MI? ALACAKLI İÇİN DOĞRU DAVA YOLUNUN BELİRLENMESİ

Alacaklıdan Mal Kaçırma İşlemlerine Karşı İki Farklı Hukukî Yol: İİK m. 277 ve Devamındaki Tasarrufun İptali Davası ile TBK m. 19’a Dayalı Muvazaa Davasının Karşılaştırılması


Giriş


Borçlunun malvarlığı, alacaklının cebrî icra yoluyla tatmin edilmesini sağlayan genel güvencedir. Ancak borçlu, borcun doğmasından veya icra takibinden sonra malvarlığındaki taşınırları, taşınmazları, şirket paylarını ya da diğer ekonomik değerleri yakınlarına veya üçüncü kişilere devrederek görünürde haczedilebilir mal bırakmayabilir.

Bu durumda alacaklının karşısına uygulamada çoğu kez iki hukukî yol çıkar:

  1. İcra ve İflâs Kanunu’nun 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası,

  2. Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesine dayalı muvazaa nedeniyle hükümsüzlüğün ileri sürülmesi.

Bu iki dava aynı ekonomik sonucu hedefliyor gibi görünse de hukukî nitelikleri, dava şartları, ispat rejimleri, süreleri, tarafları ve üçüncü-dördüncü kişilere karşı doğurdukları sonuçlar bakımından birbirinden önemli ölçüde ayrılır.

İİK’ya dayalı iptal davasında borçlunun yaptığı işlem kural olarak geçerlidir; ancak alacaklıya karşı cebrî icra yönünden etkisiz hâle getirilir. TBK m. 19’a dayalı muvazaa davasında ise iddia, görünürdeki işlemin tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı ve bu nedenle baştan itibaren hukukî sonuç doğurmadığıdır. Öğretide ve Yargıtay uygulamasında bu ayrım, iki dava arasındaki temel hareket noktası olarak kabul edilmektedir.


I. İİK m. 277 ve Devamına Dayalı Tasarrufun İptali Davası


1. Davanın hukukî niteliği

Tasarrufun iptali davası, borçlunun geçerli olarak yaptığı bazı tasarrufların, alacaklıya zarar vermeleri sebebiyle alacaklı bakımından etkisiz hâle getirilmesini sağlayan şahsî nitelikte bir davadır.

Buradaki “iptal” sözcüğü, tapu kaydının veya sözleşmenin herkes bakımından ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Mahkeme, tasarruf konusu malın mülkiyetini borçluya geri döndürmez; davacı alacaklıya, o mal sanki hâlen borçlunun malvarlığındaymış gibi haciz ve satış isteme yetkisi verir.

Dolayısıyla:

  • İşlem borçlu ile üçüncü kişi arasında geçerliliğini sürdürür.

  • Üçüncü kişi malın maliki olmaya devam eder.

  • Ancak davacı alacaklı, mülkiyet üçüncü kişide olsa da mal üzerinde cebrî icra işlemleri yürütebilir.

  • Davacı, satış bedelinden kendi alacağını tahsil eder.

  • Artan bedel varsa üçüncü kişiye bırakılır.

Bu dava, aynî hakka değil, alacağın cebrî icra yoluyla tahsilini sağlayan şahsî bir yetkiye dayanır.


2. Davanın amacı

Davanın amacı, borçlunun malvarlığını hukukî anlamda eski hâline döndürmek değil, alacaklının haciz ve satış imkânını yeniden kurmaktır.

Örneğin borçlu, kendisine ait taşınmazı kardeşine satmışsa ve bu satış İİK kapsamında iptale tabi görülürse tapu kaydı doğrudan borçlu adına çevrilmez. Mahkeme, davacıya taşınmaz üzerinde cebrî icra yetkisi tanır.

Bu nedenle tasarrufun iptali davası:

  • Tapu iptali ve tescil davası değildir.

  • Mülkiyetin tespiti davası değildir.

  • Sözleşmenin mutlak hükümsüzlüğüne ilişkin bir dava değildir.

  • Alacaklıya özgü, sınırlı ve nisbî sonuç doğuran bir cebrî icra davasıdır.


II. İİK’ya Dayalı Davanın Özel Dava Şartları


Tasarrufun iptali davasında genel dava şartlarının yanında Yargıtay uygulamasında kabul edilen özel dava şartları da bulunmaktadır. Adalet Bakanlığı eğitim materyallerinde bu şartlar; gerçek bir alacak, kesinleşmiş takip, tasarruftan önce doğmuş alacak ve kesin veya geçici aciz belgesi başlıkları altında toplanmaktadır.


1. Gerçek bir alacağın bulunması

Davacı ile borçlu arasında gerçek ve geçerli bir alacak ilişkisi bulunmalıdır. Sırf borçlu ile üçüncü kişi arasındaki devir işlemini ortadan kaldırmak amacıyla oluşturulan şekli veya muvazaalı alacak belgeleri dava hakkı doğurmaz.

Üçüncü kişi, tasarrufun iptali davasında:

  • Davacının gerçekte alacaklı olmadığını,

  • Alacak belgesinin muvazaalı olduğunu,

  • Borcun ödendiğini,

  • Borcun hiç doğmadığını,

  • Alacak ilişkisinin tasarruftan sonra oluşturulduğunu,

ileri sürebilir.

İcra takibinin kesinleşmiş olması, alacağın üçüncü kişi yönünden tartışılmaz olduğu anlamına gelmez. Çünkü üçüncü kişi, icra takibinin tarafı değildir ve borçlu ile alacaklı arasındaki takibin kesinleşmesi ona karşı mutlak kesin hüküm oluşturmaz.


2. İcra takibinin bulunması ve kesinleşmesi

İİK m. 277 ve devamına dayalı davanın cebrî icra karakteri sebebiyle borçlu hakkında bir icra takibi bulunması gerekir. Yerleşik uygulamada bu takibin kesinleşmiş olması özel dava şartları arasında kabul edilmektedir.

Burada “kesinleşmiş takip” ifadesi dikkatle kullanılmalıdır. Kastedilen, alacak hakkında maddi anlamda kesin hüküm bulunması değil, takibin haciz aşamasına geçmeye elverişli hâle gelmiş olmasıdır.

Şu hâllerde sorun çıkabilir:

  • Ödeme emri henüz tebliğ edilmemişse,

  • Borçlu süresinde itiraz etmiş ve itiraz kaldırılmamış veya iptal edilmemişse,

  • Takibin iptaline karar verilmişse,

  • Takip kesinleşmeden yalnızca ihtiyatî haciz uygulanmışsa,

  • Takip konusu alacağın varlığına ilişkin dava devam ediyorsa.

Takipteki eksiklik bazı durumlarda tamamlanabilir nitelikte değerlendirilse de mahkemenin hüküm anında tasarrufun iptali davasının maddi ve usulî şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini incelemesi gerekir.


3. Kesin veya geçici aciz belgesi

İİK m. 277 uyarınca iptal davasını kural olarak elinde geçici veya kesin aciz belgesi bulunan alacaklı açabilir.

Kesin aciz belgesi, haczedilen malların satılmasına rağmen alacağın tamamen karşılanamaması üzerine düzenlenir. Geçici aciz belgesi ise haciz sırasında borçlunun haczi kabil yeterli malının bulunmadığını gösteren haciz tutanağından doğabilir.

Yargıtay uygulamasında aciz belgesi:

  • Özel dava şartı kabul edilmekte,

  • Mahkemece kendiliğinden gözetilmekte,

  • Ancak mutlaka dava tarihinde mevcut olması aranmamakta,

  • Yargılama sırasında, hatta belirli koşullarda bozma sonrasında dahi tamamlanabilir bir eksiklik olarak değerlendirilebilmektedir.

Haciz tutanağının geçici aciz belgesi sayılabilmesi için yalnızca “borçlu adreste bulunamadı” şeklinde bir kaydın bulunması genellikle yeterli görülmez. Tutanaktan, borçlunun haczi mümkün malının bulunmadığı veya bulunan malların alacağı karşılamaya yetmediği anlaşılmalıdır.


4. Alacağın tasarruftan önce doğmuş olması

İİK’ya dayalı tasarrufun iptali davasında temel kural, davacının alacağının iptali istenen tasarruftan önce doğmuş olmasıdır.

Çünkü henüz mevcut olmayan bir alacak bakımından borçlunun geçmişte yaptığı işlemin alacaklıyı zarara uğratma amacı taşıdığından söz edilmesi kural olarak mümkün değildir.

Ancak alacağın doğum tarihi ile:

  • Fatura tarihi,

  • Vade tarihi,

  • İcra takibi tarihi,

  • Mahkeme karar tarihi,

  • İlamın kesinleşme tarihi,

aynı şey değildir.

Alacağın hangi tarihte doğduğunun, temel hukukî ilişkiye göre belirlenmesi gerekir. Örneğin:

  • Haksız fiil alacağı, kural olarak zarara yol açan fiil tarihinde,

  • Sözleşmeden doğan alacak, somut sözleşme ilişkisine göre borcu doğuran olay tarihinde,

  • Kredi alacağı, yalnızca hesabın kat tarihinde değil, kredi ilişkisinin kurulması ve kullandırım süreci dikkate alınarak,

  • Kefalet veya garanti alacağı, sözleşmenin niteliği ve sorumluluğun doğduğu olay çerçevesinde,

değerlendirilmelidir.

Bu nedenle yalnızca icra takip tarihine bakılarak “alacak tasarruftan sonra doğmuştur” sonucuna varılması hatalı olabilir.


III. İİK Kapsamındaki İptal Sebepleri


İİK, iptale tabi işlemleri tek bir genel hükümle sınırlamamış; bazı objektif ve sübjektif iptal sebepleri düzenlemiştir.


1. İvazsız tasarruflar

Bağışlamalar ve bağışlama niteliğindeki işlemler alacaklılar yönünden özel risk taşır. Borçlu herhangi bir karşılık almadan malvarlığından değer çıkarmışsa alacaklının tahsil imkânı doğrudan azalır.

Kanunda bazı yakın kişiler arasındaki tasarruflar veya ekonomik bakımdan olağan dışı işlemler bağışlama hükmünde değerlendirilebilir.

İncelemede yalnızca tapuda yazılı satış bedeline değil:

  • Gerçek piyasa değerine,

  • Bedelin fiilen ödenip ödenmediğine,

  • Ödemenin banka kayıtlarına,

  • Alıcının ödeme gücüne,

  • Bedelin borçlu tarafından nasıl kullanıldığına,

  • Taraflar arasındaki yakınlığa,

bakılmalıdır.


2. Aciz hâlinde yapılan bazı tasarruflar

Borçlunun borca batık veya ödeme güçlüğü içinde bulunduğu dönemde, bazı alacaklıları diğerlerine tercih eden ya da malvarlığını azaltan işlemler iptale tabi olabilir.

Örneğin:

  • Vadesi gelmemiş borcun ödenmesi,

  • Mutat ödeme araçları dışında ödeme yapılması,

  • Önceden taahhüt edilmemiş bir rehin kurulması,

  • Borçlunun ekonomik durumu ile açıklanamayan teminatlar verilmesi,

kanundaki koşullara göre iptal incelemesine konu olabilir.


3. Alacaklılara zarar verme kastıyla yapılan işlemler

Borçlunun alacaklılarına zarar verme kastıyla gerçekleştirdiği tasarruflarda, tasarruftan yararlanan kişinin de borçlunun durumunu ve zarar verme kastını bildiğinin veya bilmesini gerektiren açık olguların bulunduğunun ortaya konulması gerekir.

Bu incelemede şu emareler önem kazanır:

  • Borçlu ile devralan arasındaki akrabalık veya yoğun kişisel ilişki,

  • Satış bedelinin rayicin çok altında olması,

  • Devirden sonra malın borçlu tarafından kullanılmaya devam edilmesi,

  • Tapu devrinin haciz veya dava tehdidinden hemen sonra yapılması,

  • Devirlerin kısa aralıklarla birbirini izlemesi,

  • Devralanın ekonomik gücünün bulunmaması,

  • Satış bedelinin ödendiğine ilişkin objektif kayıt olmaması,

  • Borçlunun malvarlığının önemli bölümünü bir defada devretmesi,

  • Devralanın borçlunun mali durumunu bilebilecek konumda bulunması.

Bunlar tek başlarına her olayda kesin sonuç doğurmaz; birlikte değerlendirilerek tasarrufun ekonomik ve hukukî gerçekliği ortaya çıkarılır.


IV. TBK m. 19’a Dayalı Muvazaa Davası


1. Muvazaa kavramı

TBK m. 19’a göre sözleşmenin türü ve içeriği belirlenirken tarafların kullandıkları sözcüklerden çok gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.

Muvazaa, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan görünürde bir işlem yapmalarıdır.

Muvazaa iki biçimde ortaya çıkabilir:

a. Mutlak muvazaa

Taraflar gerçekte hiçbir işlem yapmak istememekte, yalnızca üçüncü kişilere karşı bir işlem yapılmış görüntüsü oluşturmaktadır.

Örneğin borçlu, taşınmazını gerçekte devretmek istemediği hâlde hacizden korumak amacıyla yakın arkadaşına satış göstermiş olabilir.

Bu durumda görünürdeki satış tarafların gerçek iradesine dayanmadığından geçersizdir.

b. Nisbî muvazaa

Taraflar bir işlem yapmak istemekte fakat gerçek işlemi başka bir görünürdeki işlemle gizlemektedir.

Örneğin taraflar gerçekte bağış yapmak isterken tapuda satış göstermiş olabilir. Bu durumda görünürdeki satış muvazaalıdır; gizli işlemin geçerliliği ise kendi şekil ve esas şartlarına göre ayrıca incelenir.


2. Alacaklının muvazaayı ileri sürmesi

Alacaklı, tarafı olmadığı bir işlemin muvazaalı olduğunu ileri sürebilir. Bunun için muvazaalı işlem nedeniyle hukukî menfaatinin ihlal edildiğini veya alacağının tahsilinin güçleştirildiğini ortaya koymalıdır.

Yargıtay uygulamasında İİK m. 277 ve devamındaki dava hakkının bulunması, alacaklının TBK m. 19’a dayanmasına engel kabul edilmemektedir. Alacaklı, olayın özelliklerine göre genel muvazaa hükümlerine dayalı dava açabilir.


V. İki Dava Arasındaki Temel Fark: İşlemin Geçerliliği


1. İİK davasında işlem geçerlidir

İİK’ya dayalı davada davacı, işlemin gerçekte hiç yapılmadığını değil, geçerli işlemin kendisine karşı cebrî icra bakımından etkisiz sayılmasını ister.

Örneğin:

  • Gerçek bir satış vardır.

  • Mülkiyet gerçekten üçüncü kişiye geçmiştir.

  • Bedel ödenmiş olabilir.

  • Ancak işlem kanunda belirtilen iptal sebeplerinden birine girmektedir.

Mahkeme işlem tarafları arasındaki geçerliliği ortadan kaldırmaz.


2. TBK m. 19 davasında görünürdeki işlem geçersizdir

Muvazaa davasında ise temel iddia, görünürdeki işlemin tarafların gerçek iradesine uymadığıdır.

Davacı şu olguyu kanıtlamaya çalışır:

Taraflar tapuda satış yapmış görünmelerine rağmen gerçekte mülkiyeti devretmek veya belirtilen satış ilişkisini kurmak istememiştir.

Bu sebeple TBK m. 19 davasında tartışma, kanundaki objektif iptal sebeplerinden çok tarafların gerçek iradesi üzerinde yoğunlaşır.


VI. İcra Takibi ve Aciz Belgesi Bakımından Karşılaştırma


1. İİK m. 277 bakımından

İİK davasında:

  • İcra takibi bulunmalıdır.

  • Takibin haciz aşamasına geçmeye elverişli biçimde kesinleşmesi aranır.

  • Kesin veya geçici aciz belgesi gerekir.

  • Alacaklının borçlunun malvarlığından tahsil sağlayamadığı ortaya konulmalıdır.


2. TBK m. 19 bakımından

TBK m. 19’a dayalı muvazaa davasında ise:

  • Önceden icra takibi yapılması zorunlu değildir.

  • Takibin kesinleşmesi özel dava şartı değildir.

  • Aciz belgesi aranmaz.

  • Davacı, gerçek ve korunmaya değer bir alacağının bulunduğunu ve muvazaalı işlemin bu alacağın tahsilini etkilediğini göstermelidir.

Yargıtay kararlarında muvazaaya dayalı davalarda icra takibine geçme ve aciz belgesi alma zorunluluğu bulunmadığı açık biçimde ifade edilmektedir.

Ancak “icra takibi ve aciz belgesi gerekmez” denilmesi, davacının hiçbir tahsil tehlikesi göstermesine ihtiyaç bulunmadığı anlamına gelmez. Davacının hukukî yararı ve alacağının muvazaalı işlemden etkilenmesi yine incelenir.


VII. Süreler Bakımından Karşılaştırma


1. İİK m. 284’teki beş yıllık süre

İİK’ya dayalı tasarrufun iptali davası, tasarruf tarihinden itibaren beş yıl içinde açılmalıdır. Bu süre hak düşürücü nitelikte kabul edilmektedir.

Sürenin başlangıcı kural olarak:

  • Satış vaadi tarihi değil, tasarruf işleminin tamamlandığı tarih,

  • Taşınmazlarda tescil tarihi,

  • Taşınırlarda zilyetliğin devri,

  • Alacak devrinde temlik işleminin gerçekleştiği tarih,

esas alınarak belirlenir.

Hak düşürücü süre:

  • Taraflarca ileri sürülmese dahi mahkemece dikkate alınır.

  • Kural olarak kesilmez ve durmaz.

  • Her bir devir bakımından ayrı değerlendirilir.

Zincirleme devirlerde ilk tasarrufun beş yılı aşmış olması, sonraki devirlerin niteliğine göre ayrıca inceleme yapılmasına engel olmayabilir; ancak her işlem yönünden dava sebebi ve süre ayrı ayrı kurulmalıdır.


2. TBK m. 19 bakımından süre

TBK m. 19’da muvazaanın ileri sürülmesine özgü beş yıllık bir hak düşürücü süre düzenlenmemiştir. Yargıtay uygulamasında TBK m. 19’a dayalı davalara İİK m. 284’teki beş yıllık sürenin uygulanmayacağı kabul edilmektedir.

Bununla birlikte “hiçbir süre sorunu yoktur” biçimindeki genelleme de isabetli değildir. Şu hususlar ayrıca değerlendirilmelidir:

  • Davacının temel alacağının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı,

  • Hukukî yararın devam edip etmediği,

  • Üçüncü kişilerin aynî hak kazanımları,

  • Tapu siciline güven ilkesi,

  • Dürüstlük kuralı,

  • Usulî kazanılmış hak veya kesin hüküm engeli.

Dolayısıyla TBK m. 19 davasının İİK m. 284’teki beş yıllık hak düşürücü süreye tabi olmaması, davanın her durumda sınırsız zaman boyunca başarıyla açılabileceği anlamına gelmez.


VIII. Yargılama Usulü


1. İİK’ya dayalı dava

İİK tasarrufun iptali davalarında basit yargılama usulü uygulanır.

Bu usulde:

  • Dava ve cevap dilekçesi temel dilekçelerdir.

  • Cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi aşamaları kural olarak bulunmaz.

  • Delillerin mümkün olduğunca dava ve cevap dilekçelerinde belirtilmesi gerekir.

  • Yargılamanın daha yoğun ve hızlı yürütülmesi amaçlanır.


2. TBK m. 19’a dayalı dava

TBK m. 19’a dayalı muvazaa davalarında genel olarak yazılı yargılama usulü uygulanır.

Bu nedenle:

  • Dava dilekçesi,

  • Cevap dilekçesi,

  • Cevaba cevap,

  • İkinci cevap,

aşamaları söz konusu olabilir.

Ancak uygulanacak usul yalnızca dayanılan maddeye göre değil, görevli mahkeme ve uyuşmazlığın niteliği dikkate alınarak belirlenmelidir.


IX. Görevli ve Yetkili Mahkeme


1. Görev

Her iki dava bakımından görevli mahkeme, uyuşmazlığın niteliği ve tarafların sıfatlarına göre belirlenir. Davanın taşınmazla ilgili olması, tek başına sulh hukuk mahkemesini görevli hâle getirmez.

Genel olarak görev:

  • Asliye hukuk mahkemesine,

  • Uyuşmazlık her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgiliyse ve ticari dava koşulları varsa asliye ticaret mahkemesine,

  • Özel bir görev kuralı varsa ilgili özel mahkemeye,

ait olabilir.

Yargıtay’ın iş bölümü kararlarında İİK’dan kaynaklanan tasarrufun iptali davaları ile TBK m. 19’a dayalı genel muvazaa davaları ayrı uyuşmazlık grupları olarak kabul edilmektedir. Güncel iş bölümünde genel muvazaa davalarının temyiz incelemesi 4. Hukuk Dairesinin görev alanında gösterilmiştir.


2. Yetki

İİK’ya dayalı tasarrufun iptali davası aynî dava olmadığı için taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin kesin yetkisi kural olarak uygulanmaz. Genel yetki ve varsa özel yetki kuralları dikkate alınır.

Davalıların birden fazla olması hâlinde:

  • Borçlunun yerleşim yeri,

  • Üçüncü kişinin yerleşim yeri,

  • Davalılar arasındaki zorunlu dava arkadaşlığı,

  • HMK’daki ortak yetki kuralları,

birlikte değerlendirilmelidir.

TBK m. 19 davasında talep gerçekten tapu iptali ve tescile yöneliyorsa taşınmazın aynına ilişkin kesin yetki kuralı gündeme gelebilir. Buna karşılık alacaklı yalnızca İİK m. 283 kıyasen uygulanarak haciz ve satış yetkisi istiyorsa davanın şahsî niteliği ağır basabilir.

Bu nedenle yetki incelemesi, dava dilekçesindeki başlığa göre değil, talep sonucuna göre yapılmalıdır.


X. Taraflar


1. İİK’ya dayalı davada davacı

Davacı kural olarak:

  • Elinde geçici veya kesin aciz belgesi bulunan alacaklı,

  • İflâs hâlinde iflâs idaresi,

  • Kanundaki şartlarda dava hakkı kendisine devredilen alacaklı,

olabilir.


2. İİK’ya dayalı davada davalılar

Dava genellikle:

  • Borçlu,

  • Borçluyla işlem yapan üçüncü kişi,

  • Kötü niyetli sonraki kişiler,

  • Tasarruftan yararlanan kişiler,

aleyhine açılır.

Borçlu ile doğrudan işlem yapan üçüncü kişi arasındaki ilişki, tasarrufun iptal edilip edilemeyeceğinin merkezindedir. Tasarruf konusu mal sonraki kişilere geçmişse dördüncü kişinin iyi veya kötü niyeti ayrıca önem kazanır.

3. TBK m. 19 davasında taraflar

Muvazaa davası, görünürdeki işlemin taraflarına yöneltilmelidir. Çünkü işlemin muvazaalı olup olmadığı, tarafların gerçek ve ortak iradesinin incelenmesini gerektirir.

Taşınmaz sonraki kişilere devredilmişse, kayıt maliki ve talep sonucundan doğrudan etkilenecek kişiler de davada yer almalıdır.


XI. İspat Rejimi


1. İİK’ya dayalı davada ispat

İİK’ya dayalı davada alacaklı, her zaman klasik anlamda tarafların işlemi hiç istemediğini kanıtlamak zorunda değildir. Kanunun öngördüğü objektif iptal sebepleri ve karinelerden yararlanabilir.

Önemli ispat araçları şunlardır:

  • Tapu kayıtları,

  • Araç sicil kayıtları,

  • Banka hesap hareketleri,

  • Satış bedelinin ödeme belgeleri,

  • Bilirkişi marifetiyle rayiç değer tespiti,

  • Ticaret sicili kayıtları,

  • SGK ve vergi kayıtları,

  • Tarafların ekonomik durum araştırmaları,

  • Haciz tutanakları,

  • Takip dosyaları,

  • Tanık anlatımları,

  • Devirden sonra malı fiilen kullanan kişinin belirlenmesi,

  • Elektrik, su, doğalgaz ve kira kayıtları,

  • Taraflar arasındaki akrabalık veya ticari ilişki.

İİK davasında yakın akrabalık, tek başına her zaman yeterli olmayabilir; ancak düşük bedel, ödeme belgesinin bulunmaması ve malın borçlu tarafından kullanılmaya devam edilmesi gibi başka emarelerle birleştiğinde güçlü bir ispat zinciri oluşturabilir.


2. TBK m. 19 davasında ispat

Muvazaa davasında davacı alacaklı, görünürdeki işlem ile tarafların gerçek iradesi arasındaki uyuşmazlığı kanıtlamalıdır.

Alacaklı, sözleşmenin tarafı olmadığı için üçüncü kişi konumundadır. Bu nedenle muvazaayı her türlü delille ispat edebilmesi mümkündür.

Özellikle şu olgular önemlidir:

  • Alıcının bedeli ödeyecek mali gücünün bulunmaması,

  • Banka yoluyla ödeme yapılmaması,

  • Tapudaki bedelle gerçek değer arasında aşırı fark bulunması,

  • Taşınmazın kullanımının borçluda kalması,

  • Vergi, aidat ve giderlerin borçlu tarafından ödenmesi,

  • Devrin hemen ardından borçlunun malı geri alacağına dair davranışlar,

  • Alıcının taşınmaz üzerinde malik gibi tasarrufta bulunmaması,

  • Tarafların yakın akraba veya birlikte hareket eden kişiler olması,

  • Kısa aralıklarla yapılan zincirleme devirler,

  • Devrin icra veya dava tehdidiyle zamansal yakınlığı.

Ancak “bedelin düşük olması” ile “işlemin hiç istenmemesi” birbirine karıştırılmamalıdır. Çok düşük bedel, muvazaanın önemli bir emarestir; fakat gerçek bir satışın düşük bedelle yapılmış olması da mümkündür. Bu nedenle bütün deliller birlikte değerlendirilmelidir.


XII. Alacağın Tasarruftan Önce Doğması Sorunu


Tabloda, İİK davasında alacağın tasarruftan önce doğmasının katı biçimde arandığı; TBK m. 19’da ise Yargıtay’ın bazı olaylarda daha esnek davranabildiği belirtilmektedir.


1. İİK bakımından genel kural

İİK davasında alacağın tasarruftan önce doğması yerleşik özel dava şartıdır. Adalet Bakanlığı eğitim materyalinde de bu unsur açıkça özel dava şartları arasında gösterilmektedir.

Alacak tasarruftan sonra doğmuşsa, borçlunun söz konusu işlemle henüz mevcut olmayan alacaklıyı zarara uğratma kastından söz edilmesi kural olarak mümkün olmaz.


2. TBK m. 19 bakımından yaklaşım

Muvazaa bakımından da davacının, danışıklı işlem nedeniyle zarar gören gerçek bir alacaklı olması gerekir. Genel kural olarak alacağın muvazaalı işlemden önce veya en azından işlemin yapıldığı sırada öngörülebilir bir hukukî ilişkiden kaynaklanması aranır.

Bununla birlikte bazı uyuşmazlıklarda:

  • Taraflar arasındaki borç ilişkisinin tasarruftan önce başlaması,

  • Borcun miktarının daha sonra belirlenmesi,

  • Borçlunun gelecekte doğacağı açık olan sorumluluktan kaçınmak için önceden işlem yapması,

  • Uzun süreli sözleşme ilişkisinin bulunması,

  • Haksız fiil veya tasfiye sürecinin tasarruftan önce başlaması,

gibi olgular sebebiyle yalnızca muacceliyet veya hüküm tarihine bakılması yeterli olmayabilir.

Bu nedenle “alacak tasarruftan sonra doğdu” değerlendirmesi, icra takip tarihine veya ilam tarihine indirgenmemeli; borcun kaynağı ve taraflar arasındaki ilişkinin başlangıcı araştırılmalıdır.


XIII. Davanın Sonucu


1. İİK davasının sonucu

Davanın kabulü hâlinde mahkeme, davacı alacaklıya tasarruf konusu mal üzerinde alacak ve ferileriyle sınırlı olarak haciz ve satış isteme yetkisi verir.

Taşınmazın tapusu doğrudan iptal edilmez. Hüküm, davacıya takip dosyası üzerinden cebrî icra yetkisi sağlar.

Hüküm fıkrasının açık olması gerekir. Örneğin:

Davaya konu taşınmazın davalılar arasındaki devrine ilişkin tasarrufun, davacının … İcra Müdürlüğünün … sayılı takip dosyasındaki alacak ve ferileriyle sınırlı olmak üzere iptaline; davacıya taşınmaz üzerinde haciz ve satış isteme yetkisi verilmesine…

şeklinde bir hüküm kurulabilir.


2. TBK m. 19 davasının sonucu

Klasik muvazaa teorisinde görünürdeki işlem baştan itibaren geçersizdir. Ancak alacaklı tarafından açılan ve tahsil amacı taşıyan TBK m. 19 davalarında Yargıtay uygulaması çoğu kez İİK m. 283/1’i kıyasen uygulayarak alacaklıya haciz ve satış yetkisi verilmesi yönünde gelişmiştir.

Bu uygulama, davanın gerçek amacının borçlunun mülkiyetini yeniden tescil ettirmek değil, alacağın tahsilini sağlamak olduğu düşüncesine dayanır.

Bununla birlikte TBK m. 19 davasının teorik sonucu ile İİK m. 283’ün kıyasen uygulanması arasında öğretide tartışma bulunmaktadır. Muvazaalı işlemin baştan itibaren geçersiz olması ile yalnızca davacı alacaklı lehine nisbî cebrî icra yetkisi verilmesi aynı hukukî sonuç değildir. Bu nedenle dava dilekçesinde talep sonucu açıkça kurulmalıdır.


XIV. Dördüncü Kişiye Devir ve Bedele Dönüşme


Bu konu, iki dava arasındaki en önemli uygulama farklarından biridir.


1. İİK’ya dayalı davada

Tasarruf konusu mal üçüncü kişinin elinden çıkmışsa iki ihtimal söz konusudur.

a. Mal kötü niyetli dördüncü kişiye geçmişse

Dördüncü kişi borçlunun durumunu ve işlemin alacaklıları zarara uğratma niteliğini biliyorsa veya bilmesi gerekiyorsa dava ona yöneltilebilir.

b. Mal iyi niyetli dördüncü kişiye geçmişse

İyi niyetli dördüncü kişinin kazanımı korunur. Ancak ilk devralan üçüncü kişi bakımından dava, kanundaki şartlarla malın elden çıkarıldığı tarihteki değeri üzerinden tazminata, başka bir ifadeyle bedele dönüşebilir.

Bu sorumluluk, üçüncü kişinin elde ettiği menfaat ve kanundaki sınırlar çerçevesinde belirlenir.


2. TBK m. 19’a dayalı davada

TBK m. 19 davalarında malın iyi niyetli dördüncü kişiye geçmesi hâlinde, tapu siciline güven veya üçüncü kişinin korunmasına ilişkin hükümler sebebiyle aynen takip imkânı ortadan kalkabilir.

Yargıtay uygulamasında TBK m. 19’a dayalı davanın İİK m. 283/2 anlamında otomatik biçimde bedele dönüşmeyeceği yönünde kararlar bulunmaktadır. Bu nedenle iyi niyetli dördüncü kişinin korunması hâlinde, ilk devralan aleyhine doğrudan tasarrufun iptali davasındaki gibi nakden tazmin hükmü kurulması her olayda mümkün görülmemektedir.

Bu ayrım uygulamada son derece önemlidir:

  • Mal hâlen ilk devralan üçüncü kişideyse TBK m. 19 etkili olabilir.

  • Mal kötü niyetli sonraki kişideyse muvazaa iddiası ona karşı da ileri sürülebilir.

  • Mal iyi niyetli sonraki kişiye geçmişse aynî sonuç ve tahsil imkânı ciddi biçimde sınırlanabilir.

  • İİK davasında ise üçüncü kişinin tazmin sorumluluğuna gidilebilmesi daha açık bir kanunî temele sahiptir.

Bu nedenle zincirleme devir ihtimali bulunan dosyalarda hukukî sebep seçimi yapılırken malın güncel malikinin ve sonraki kişilerin iyi niyet durumunun araştırılması gerekir.


XV. İhtiyatî Haciz ve Geçici Hukukî Koruma


Tasarrufun iptali davalarında yargılama sürerken malın yeniden devredilmesi, davanın fiilî sonucunu tehlikeye düşürebilir.

Bu sebeple davacı:

  • İhtiyatî haciz,

  • Tapu kaydına ihtiyatî tedbir şerhi,

  • Üçüncü kişilere devir ve temlikin önlenmesi,

  • Araç siciline şerh,

  • Şirket payları üzerinde koruyucu tedbir,

talep edebilir.

Ancak tedbir ile ihtiyatî haciz birbirinden farklıdır.

Davacının nihai talebi para alacağının tahsiline ve haciz-satış yetkisine yönelik olduğundan tasarrufun iptali davalarında çoğu kez ihtiyatî haciz kurumu öne çıkar. Buna karşılık tapu kaydının doğrudan iptal ve tescili talep ediliyorsa ihtiyatî tedbir daha uygun olabilir.

Mahkeme:

  • Yaklaşık ispatı,

  • Alacağın varlığını,

  • Tasarrufun iptale tabi olduğuna ilişkin emareleri,

  • Malın yeniden devredilme riskini,

  • Teminat gerekip gerekmediğini,

  • Tedbirin ölçülülüğünü,

değerlendirmelidir.


XVI. Hukukî Sebebin Hâkim Tarafından Belirlenmesi


HMK m. 33 uyarınca taraflar maddi vakıaları getirir; hukukî nitelendirme hâkime aittir.

Bu nedenle davacı dilekçesinde yanlış madde göstermiş olsa dahi mahkeme:

  • İleri sürülen vakıaların İİK m. 277’ye mi,

  • TBK m. 19’a mı,

  • Her ikisine alternatif biçimde mi,

dayandığını değerlendirebilir.

Ancak hâkimin hukukî nitelendirme yetkisi, dava sebebini oluşturan maddi vakıaları değiştirme yetkisi değildir.

Örneğin davacı yalnızca:

  • Satışın düşük bedelli olduğunu,

  • Borçlunun aciz hâlinde bulunduğunu,

  • Devralanın borçlunun yakını olduğunu,

ileri sürmüşse; fakat tarafların gerçekte hiç satış yapmak istemediğine ilişkin bir iddia ve vakıa ortaya koymamışsa mahkemenin kendiliğinden kapsamlı bir muvazaa vakıası oluşturması mümkün değildir.

Buna karşılık dava dilekçesinde:

  • Bedel ödenmediği,

  • Devrin yalnızca haczi önlemek amacıyla görünürde yapıldığı,

  • Malın borçlu tarafından kullanılmaya devam edildiği,

  • Alıcının malik olma iradesinin bulunmadığı,

ileri sürülmüşse, dava başlığında yalnızca İİK yazılmış olsa bile TBK m. 19 yönünden hukukî nitelendirme yapılması gündeme gelebilir. Yargıtay kararlarında da hukukî nitelendirmenin hâkime ait olduğu, ancak bunun dava dilekçesindeki vakıalara uygun yapılması gerektiği vurgulanmaktadır.


XVII. Terditli veya Alternatif Hukukî Sebebe Dayanılması


Uygulamada işlemin gerçekten yapılıp yapılmadığı her zaman başlangıçta kesin olarak belirlenemeyebilir.

Örneğin:

  • Davacı, satış bedelinin ödenmediğini düşünmektedir.

  • Davalı, bedelin elden ödendiğini savunmaktadır.

  • Tapudaki bedel rayicin çok altındadır.

  • Devirden sonra taşınmaz borçlu tarafından kullanılmaya devam edilmiştir.

Bu durumda davacı:

  • Öncelikle TBK m. 19 uyarınca işlemin muvazaalı olduğunun kabulünü,

  • Bunun kabul edilmemesi hâlinde İİK m. 277 ve devamı uyarınca tasarrufun iptalini,

terditli şekilde ileri sürebilir.

Fakat terditli talep ile birden fazla hukukî sebebe dayanma birbirinden ayrılmalıdır. Aynı talep sonucu farklı hukukî nedenlere dayandırılıyorsa bu her zaman teknik anlamda terditli dava olmayabilir. Dava dilekçesinde:

  • Maddi vakıalar,

  • Asli ve yardımcı hukukî nedenler,

  • Her bir nedene bağlanan talep sonucu,

  • Aciz belgesi ve takip dosyası,

  • Muvazaa emareleri,

açıkça gösterilmelidir.


XVIII. Kesin Hüküm İlişkisi


İİK’ya dayalı tasarrufun iptali davası ile TBK m. 19’a dayalı muvazaa davasının hukukî sebepleri ve sonuçları farklıdır.

Öğretide, bu davalardan birinin reddedilmesinin diğer dava bakımından her zaman kesin hüküm oluşturmayacağı belirtilmektedir. Çünkü:

  • İİK davasında işlem geçerli kabul edilerek nisbî etkisizlik istenir.

  • TBK m. 19 davasında işlemde gerçek irade bulunmadığı ileri sürülür.

  • Dava şartları ve ispat konuları farklıdır.

  • Talep sonuçları da aynı olmak zorunda değildir.

Bununla birlikte önceki davada muvazaa iddiası açıkça incelenmiş ve kesin hükme bağlanmışsa, aynı taraflar ve aynı talep bakımından ikinci davanın kesin hüküm engeliyle karşılaşması mümkündür.

Bu nedenle önceki davanın yalnızca başlığına değil:

  • İddia edilen vakıalara,

  • Hükmün gerekçesine,

  • İncelenen hukukî ilişkiye,

  • Talep sonucuna,

  • Ret sebebine,

bakılmalıdır.


XIX. Dava Seçiminde Stratejik Değerlendirme


1. İİK davasının daha elverişli olabileceği hâller

Şu durumlarda İİK m. 277 ve devamı daha güvenli bir yol olabilir:

  • Kesinleşmiş icra takibi varsa,

  • Aciz belgesi alınmış veya alınabilecekse,

  • Tasarruf beş yıllık süre içindeyse,

  • İşlemin gerçekte yapıldığı fakat alacaklıyı zarara uğrattığı düşünülüyorsa,

  • Düşük bedel, yakın akrabalık veya aciz dönemindeki ödeme gibi kanunî iptal sebepleri varsa,

  • Mal iyi niyetli dördüncü kişiye geçebilecek durumdaysa,

  • Gerektiğinde üçüncü kişinin nakden sorumluluğuna gidilmek isteniyorsa.


2. TBK m. 19’un daha elverişli olabileceği hâller

Şu durumlarda TBK m. 19 gündeme gelebilir:

  • Henüz kesinleşmiş icra takibi yoksa,

  • Aciz belgesi alınmamışsa,

  • İİK’daki beş yıllık süre geçmişse,

  • Görünürdeki satışın gerçekte hiç yapılmadığına dair güçlü deliller varsa,

  • Satış bedeli hiç ödenmemişse,

  • Mal borçlu tarafından malik gibi kullanılmaya devam ediliyorsa,

  • Devralanın ekonomik gücü bulunmuyorsa,

  • Devir yalnızca üçüncü kişilere karşı görüntü yaratma amacı taşıyorsa.

Ancak TBK m. 19 sırf İİK’nın dava şartlarını aşmak amacıyla başvurulabilecek otomatik bir “yedek dava” değildir. Davacının gerçek bir muvazaa olgusunu somutlaştırması gerekir.


3. Özellikle araştırılması gereken hususlar

Dava açılmadan önce şu sorular cevaplandırılmalıdır:

  1. Alacağın gerçek doğum tarihi nedir?

  2. Tasarruf hangi tarihte tamamlanmıştır?

  3. İcra takibi kesinleşmiş midir?

  4. Aciz belgesi veya geçici aciz tutanağı var mıdır?

  5. Beş yıllık süre dolmuş mudur?

  6. Satış bedeli gerçekten ödenmiş midir?

  7. Ödeme banka üzerinden mi yapılmıştır?

  8. Devralanın ekonomik gücü var mıdır?

  9. Malı devirden sonra kim kullanmıştır?

  10. Mal hâlen ilk devralanda mıdır?

  11. Sonraki malik iyi niyetli midir?

  12. Davanın bedele dönüşmesi gerekebilir mi?

  13. Talep tapu iptali mi, yoksa haciz ve satış yetkisi mi olmalıdır?

  14. Görevli ve yetkili mahkeme hangisidir?

  15. İhtiyatî haciz veya tedbir alınması gerekli midir?


Sonuç


İİK m. 277 ve devamına dayalı tasarrufun iptali davası ile TBK m. 19’a dayalı muvazaa davası, borçlunun mal kaçırma işlemleri karşısında alacaklıya koruma sağlayan fakat farklı hukukî temellere dayanan iki ayrı yoldur.

İİK’ya dayalı davada:

  • İşlem geçerlidir.

  • İcra takibi ve aciz belgesi aranır.

  • Alacağın tasarruftan önce doğması gerekir.

  • Beş yıllık hak düşürücü süre uygulanır.

  • Davacıya haciz ve satış yetkisi verilir.

  • Malın iyi niyetli kişiye devri hâlinde dava belirli şartlarda bedele dönüşebilir.

TBK m. 19’a dayalı davada ise:

  • Görünürdeki işlemin tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı ileri sürülür.

  • İcra takibi ve aciz belgesi özel dava şartı değildir.

  • İİK m. 284’teki beş yıllık süre uygulanmaz.

  • Muvazaanın somut olgularla ispatlanması gerekir.

  • Uygulamada İİK m. 283/1 kıyasen uygulanarak haciz ve satış yetkisi verilebilmektedir.

  • İyi niyetli dördüncü kişiye devir hâlinde İİK’daki bedele dönüşme mekanizması aynı genişlikte işletilemeyebilir.

Bu nedenle dava açılırken yalnızca “hangi davada şartlar daha kolaydır?” sorusu sorulmamalıdır. Asıl soru şudur:

Borçlu ile devralan gerçekten bir hukukî işlem yapmak istemiş, fakat bu geçerli işlem alacaklıyı mı zarara uğratmıştır; yoksa taraflar gerçek iradelerine uymayan tamamen görünürde bir işlem mi kurmuştur?

Birinci ihtimal İİK m. 277 ve devamındaki tasarrufun iptali davasına; ikinci ihtimal TBK m. 19’a dayalı muvazaa davasına işaret eder. Başarılı bir dava stratejisi, icra dosyasının, alacağın doğum tarihinin, tasarruf zincirinin, banka hareketlerinin, tarafların ekonomik güçlerinin ve malın fiilî kullanımının birlikte incelenmesiyle oluşturulmalıdır.




Yorumlar


bottom of page